Dünyanın En Eski Heykeli Hangisidir?
"İlk heykel hangisidir?" sorusu kulağa basit gelir. Ama arkeoloji dünyasında bu sorunun cevabı, kazıldıkça derinleşen bir çukur gibidir. Her yeni buluntu tarihi birkaç bin yıl daha geri iter. Üstelik elimizdeki örnekler gerçekten ilk yapılanlar değil, sadece hayatta kalmayı başaranlardır. Ahşaptan, deriden, topraktan yapılmış binlerce eser çoktan çürüyüp yok oldu. Geriye kalanlar, biraz şans biraz da jeolojik koşulların hediyesi.
Buna rağmen bugün elimizde üç istisnai eser var. Bunlar yalnızca "eski" oldukları için değil, taşıdıkları anlam ve cevaplanamayan sorular nedeniyle de insanlık tarihinin kilometre taşları sayılıyor: Aslan İnsan (Löwenmensch), Hohle Fels Venüsü ve Urfa Adamı. Her biri farklı bir dönemden, farklı bir zihniyetten geliyor. Ama hepsinin arkasında aynı şey var: düşünen, hayal eden, anlam arayan bir insan.
Aslan İnsan: 40.000 Yıllık Bir Hayal Gücünün Ürünü
1939 yılının Ağustos ayı. Almanya'nın Hohlenstein-Stadel Mağarası'nda jeolog Otto Völzing kazı yapıyor. Kazının son gününde, mağaranın girişinden yaklaşık 30 metre içeride, bir dizi fildişi parça gün yüzüne çıkıyor. Parçalar çuvala dolduruluyor. Ama tam o sırada tarih kötü bir zamanlama yapıyor: kazıdan tam bir hafta sonra İkinci Dünya Savaşı başlıyor.
O fildişi parçalar, Ulm Müzesi'nin bir çekmecesinde yaklaşık 30 yıl boyunca bekliyor. Ta ki 1969'da arkeolog Joachim Hahn onları yeniden keşfedene kadar. Hahn parçaları bir araya getirdiğinde ortaya çarpıcı bir şey çıkıyor: insan vücuduna sahip, ama başı bir aslan olan, 30 santimetre boyunda, mamut dişinden yontulmuş bir figür. Löwenmensch. Türkçesiyle: Aslan İnsan.
Bu heykelin önemi, yalnızca yaşlılığından kaynaklanmıyor. Asıl çarpıcı olan şu: doğada aslan başlı insan diye bir yaratık yoktur. Yani bu eseri yapan kişi, gerçekte var olmayan bir şeyi hayal etmiş ve onu üç boyutlu bir nesneye dönüştürmüş. Bu, mitolojik düşüncenin, yani insanın gerçeklikle imgelem arasında köprü kurma yeteneğinin en eski kanıtlarından biri olarak değerlendiriliyor.
Peki bu heykeli yapmak ne kadar sürmüş olabilir? Araştırmacılar, o dönemin ilkel taş aletleri göz önüne alındığında, eserin tamamlanmasının 350 saatten fazla aldığını tahmin ediyor. Bu, salt bir zevk ya da boş zaman faaliyeti değil. Bu kadar emek harcanan bir nesne, o topluluk için derin bir anlam taşımış olmalı. Belki bir totem, belki bir ruh kılavuzu, belki de binlerce yıl önce tarihe gömülmüş, artık adını bile bilmediğimiz bir inanç sisteminin parçası.
Heykelin 2009 yılında yeniden yapılan kazılarda ek parçaları bulundu ve restorasyon tamamlandı. Bugün 31 santimetre boyunda, neredeyse eksiksiz haliyle Ulm Müzesi'nde sergileniyor. Ona bakan herkes aynı soruyu soruyor: Kim yaptı bunu, ve neden?
Hohle Fels Venüsü: Başsız Ama Anlam Dolu
2008 yılında Almanya'nın Schelklingen yakınlarındaki Hohle Fels Mağarası'nda bir kazı ekibi ilginç bir nesneyle karşılaşıyor. Küçük, yalnızca 6 santimetre boyunda, mamut fildişinden yapılmış bir kadın figürü. Ve hemen dikkat çeken bir detay: başı yok.
İlk bakışta bu bir eksiklik gibi görünebilir. Ama araştırmacılar farklı düşünüyor. Figürün omuzlarının üzerinde, baş olması gereken yerde küçük bir halka var. Bu, heykelin bir kolye veya muska olarak boyuna asılmak üzere tasarlandığına işaret ediyor. Yani baş, unutularak değil, bilerek yapılmamış. Figür taşınabilir, kişisel, belki de kutsal bir nesne olarak düşünülmüş.
Hohle Fels Venüsü aslında bir geleneğin en eski halkası. Avrupa ve Asya'da, Üst Paleolitik dönemden kalma yüzlerce benzer kadın heykelciği bulundu. Bu figürinlerin hepsinde ortak özellikler var: abartılı göğüsler, geniş kalçalar, belirgin karın. Yüzler ise çoğunlukla ya belirsiz ya da hiç yok. Araştırmacılar bu özelliklerin doğurganlığı ve bereketin sembolize ettiğini düşünüyor. Bir tür "ana tanrıça" kültünün varlığına işaret edip etmediği ise hâlâ tartışılıyor.
Bu Venüs figürinlerini ilginç kılan bir diğer nokta ise dağılımları. Benzer örnekler Fransa'dan Sibirya'ya kadar geniş bir coğrafyada bulunuyor. Bu, söz konusu dönemde birbirinden çok uzak toplulukların benzer sembolik düşünce biçimlerini paylaştığını gösteriyor. Nasıl? Göç yoluyla mı, yoksa bağımsız olarak mı gelişti? Bu soru henüz yanıtsız.
Hohle Fels Venüsü'nü özellikle önemli kılan, Aslan İnsan ile neredeyse eş zamanlı olması. Her iki eser de aynı kültüre, Aurignacian kültürüne ait. Yani yaklaşık 40.000 yıl önce, aynı dönemde yaşayan insanlar hem mitolojik bir canavar hayal edip yontuyor hem de bereket sembolü kadın figürleri yapıyordu. Bu, o dönemin düşünce dünyasının bizim sandığımızdan çok daha zengin ve karmaşık olduğunu gösteriyor.
Urfa Adamı: Tarihte Bir İlk Daha
İlk iki heykelimiz fildişinden yapılmış, küçük boyutlu ve taşınabilir nesnelerdi. Urfa Adamı bambaşka bir kategoride duruyor. Ülkemizin Şanlıurfa iline bağlı Balıklıgöl çevresinde bulunan bu heykel, yaklaşık 11.000 yıl öncesine tarihlendirilmiş ve bilinen en eski gerçek boyutlu insan heykeli unvanını taşıyor.
Kireçtaşından yontulmuş, yaklaşık 1.80 metre boyunda, elleri önünde kavuşturulmuş, ifadesiz bir yüzle dimdik duran bir erkek figürü. Gözlerinde obsidyen taş kullanılmış; bu karanlık, derin bakışa bugün bakıldığında insanın içini ürpertici bir his kaplıyor. Heykel, Neolitik dönemin başlarına ait, yani insanların henüz avcı-toplayıcılıktan yerleşik tarım toplumuna geçtiği o kritik eşiğe.
Urfa Adamı'nı bulunduğu bağlam açısından da ayrıca değerlendirmek gerekiyor. Şanlıurfa, Göbeklitepe'nin de bulunduğu bölge. Ve Göbeklitepe, bilinen en eski tapınak kompleksi olarak kabul ediliyor. Yani bu topraklar, insanlığın örgütlü dini ve sembolik düşüncesinin ilk kez bu denli somut bir biçimde kristalleştiği yer. Urfa Adamı da bu tablo içinde rastlantısal bir buluntu gibi durmuyor; o büyük zihinsel dönüşümün bir parçası gibi görünüyor.
Heykelin elleri belirgin biçimde cinsel organın üzerinde kavuşturulmuş. Bu poz, Yakın Doğu sanatında daha sonraki dönemlerde de tekrarlanan bir motif. Kimi araştırmacılar bunu bir itaat ya da saygı jesti olarak yorumluyor, kimileri ise doğurganlıkla ilişkilendiriyor. Net bir yanıt yok. Ama bu belirsizlik, eseri daha da büyüleyici kılıyor.
"Dünyadaki ilk heykel, en eski heykel" varmı?
Bu üç heykeli art arda sıraladığınızda kafanızda bir zaman çizelgesi oluşuyor: 40.000 yıl önce Aslan İnsan, 40.000 yıl önce Venüs, 11.000 yıl önce Urfa Adamı. Ama bu çizelge aldatıcı. Çünkü bu eserler arasındaki boşluklar boş değil; sadece henüz doldurulamamış ya da kaybolmuş.
Arkeoloji, var olduğunu kanıtlayabildiğin şeylerin bilimidir. Var olmadığını kanıtlamak ise neredeyse imkânsızdır. Belki de 50.000 yıl önce yapılmış çok daha etkileyici heykellerdi. Belki organik malzemedendi ve çürüdü. Belki henüz hiçbir küreğin değmediği bir mağarada bekliyorlar. Dolayısıyla "dünyanın ilk heykeli budur" demek, bilimsel açıdan doğru bir cümle değil.
Doğru olan şu: bilinen en eski heykellerdir bunlar. Ve bu ayrım, küçük bir nüans gibi görünse de aslında çok önemli bir entelektüel dürüstlük meselesi.
Peki Bu Heykeller Bize Ne Anlatıyor?
Aslan İnsan, insanın gerçekte var olmayan şeyleri hayal edebildiğini ve bu hayali somut bir nesneye dönüştürebildiğini gösteriyor. Bu yetenek, din, mitoloji, edebiyat, felsefe ve bilimin tohumlarını içinde barındırıyor. 40.000 yıl önce mamut dişini yontan o el, bugün roman yazan, makine tasarlayan ya da bu makaleyi okuyan ellerin atası.
Hohle Fels Venüsü ise insanlığın vücudu, doğurganlığı ve belki de ölümü nasıl anlamlandırdığına dair en eski ipuçlarından birini sunuyor. Ayrıca taşınabilir olması, nesnenin kişisel bir bağa işaret ettiğini gösteriyor. Belki bir anne taşıdı onu. Belki bir şaman. Belki sadece bir insan, yalnızlığında ona tutundu.
Urfa Adamı ise farklı bir evreyi temsil ediyor. Artık küçük, taşınabilir bir figür değil; dikilen, topluluk tarafından görülen, kamusal bir anlam taşıyan büyük bir eser. Bu, bireyin değil, topluluğun sanatı. Tarım devriminin hemen öncesinde ya da başında, insanlar artık birlikte inanıyor, birlikte inşa ediyor ve birlikte anlam üretiyordu.
Eklenme Tarihi: | Güncellenme Tarihi: